F o t o ğ r a f ç ı l ı k T a r i h i


M.Ö. 384-322 yılında Aristo , herhangi bir delikten bakarak güneşin ya da ayın resmini muhafaza etme olanağından söz ederken Arap Alhazen de (965-1038) karanlık oda hakkında bilgi vererek ; herhangi bir görüntünün kutudaki delikten geçerek karşı duvara ters olarak düştüğünü söylüyordu .

Daha sonraları , rönesansın ünlü ve çok yönlü üstadı Leonardo Da Vinci (1452-1519) el yazmalarında siyah oda sorununa temas ettigi görülür .

Çağdaşlarından Albert Dürer gibi o da karanlık odayı , nesnelerin tam bir perspektifini çizebilmek için kullanılabilecek bir aygit olarak görüyordu . 1550 yılında , Jerome Cardan karanlık odadaki küçük deliğe cam bir disk yerleştirdi .

16.yüzyılın ortalarindan itibaren karanlık oda biliniyordu artık . Bugün o zamandan kalma sayısız açıklamalara rastlanmaktadır . 1650'den sonra karanlık odanın hacmi ufaldı ve taşınabilir bir duruma geldi , ayrıca , odak uzaklıkları farklı mercekler sayesinde resim , yağlı bir kağıda yansıtılabiliyordu .

Işığın duyarlı bir yüzey üzerindeki etkisinin insan zihnini kurcalaması , belki de ortaçag simyacılarına kadar uzanır . 17.yüzyılda gümüş nitrat biliniyor fakat ışığın bu maddeler üzerindeki tesiri bilinmiyordu . Bu sorun ilk kez , 1694 yılında Wilhelm Homberg'in , Paris kraliyet akademisine , nitrik aside batırılmış öküz kemiğinin gümüş eriyine batırılıp ışığa maruz bırakılınca karardığını açıklamasıyla bilimsel olarak ele alındı .

Ilk önemli çalışmalar Johan Heinrich Schulse'la başlamaktadır (1687-1774) . Nuremberg yakınında Altdorf Üniversite'sinde anatomi profesörü olan bu zat bir şişeye tebeşir , gümüş ve nitrik asit doldurup sallayınca bu karışımın ışığa gelen yanının karardığını görmüş ve bu kararan maddeye scotophore yani karanlıkları getiren adını takmıştır .

Thomas Wedgwood , bir kağıdı ya da beyaz bir meşin parçasını gümüş nitrat eriyine batırıyor , üzerine de yarı saydam bir resim koyarak ışığın etkisiyle yeni bir resim elde ediyordu . Ancak , bu elde edilen resime bir şamdan ışığında bakılıyordu . Aksi halde gün ışığı bu resmi karartıyor ve yok ediyordu .

Wedgwood'un dostu Humphry Davy 1802 yılında Büyük Britanya kraliyet kurumu gazetesinde bir deneme yayınladı . Bu denemede , cam üstünde çizilmiş tabloları kopya etmek ve ışığın gümüş nitrat üzerindeki etkisiyle bu tabloların resmini elde etmek için gerekli metodlar ele alınıyordu . Işığa duyarlı yüzey , resmin tespiti gibi fotoğrafçılık için gerekli olan tüm unsurlar yanyana gelmişti artık , ancak ne varki Wedgwood 1805 yılında hastalanarak öldü .

Olağanüstü ya da en azından garip olarak nitelendirilecek ama , Wedgwood'un çalışmaları , farklı dergilerde yayınlanmış olmalarına rağmen , Niepce , Daguerre , Talbot , Bayard gibi dört büyüklerce biliniyordu . 18.yüzyılın sonu ve 19.yüzyılın ilk yarısı teknik buluşlar bakımından çok zengindi . Kok , aydınlatma gazı , hidrolik baskı makinesi , buharlı gemi , dokumacılık , elektrikle ilgili yeni buluşlar , demiryolu ve nihayet fotoğrafçılık ; tüm bu buluşlar insan varoluşunu allak bullak etmişti . İnsan derisini bronzlaştıran , meyveleri olgunlaştıran güneş ışınları , yepyeni bir buluşta bilimsel güç kazanıyordu . Çağların yoğurduğu bir düş , insanoğlunun kabına sığamadığı aydınlık bir çağda Fransız fizikçisi Joseph Nicephore Niepce'le en belirgin şeklini alarak buluş haline geliyordu .

Joseph Nicéphore Niepce (1765-1833)

Fransız devriminde subaylık yapmış olan Niepce , evinde motorlar , renk veren maddeler , pancar şekeri gibi şeyler üzerinde bilimsel deneyler yapıyordu . Joseph bu çalışmalarında istidatlı bir desinatör oğlu İsidore'dan çok istifade ediyordu . Ancak , 1814 yılında İsidore'nin Louis XVII'nin muhafız birliğine girmesiyle bu yardımcısından mahrum kalınca gravürleri , duyarlı bir maddeye batırılmış satıh üzerine ışık vererek kopya etme fikri geldi aklına . Böylece , 1816'dan itibaren gümüş klorürlü kağıt üzerinde gerçek fotoğraflar elde edildi .

Niepce'nin çalışma odasından bir görüntü , kendi çalışmasıdır .

Niepce , kardeşi Claude'a yazdığı mektuplarda çalışmalarının sonunda negatifler elde ettiğini söyleyerek şöyle yakınıyordu << Öngördüğüm şey başıma geldi , zemin siyah , nesneler de beyaz çıktı , yani anlıyacağın ön kısım zeminden çok daha aydınlık . >> Niepce bir süre sonra gümüş tuzları bırakarak doğrudan doğruya pozitif maddelere el attı . 1822 yılında Judee ziftini bir cam levha üzerine döktü . Birkaç deneyden sonra karanlık odada gravürler elde etmeyi başardı . Bu resimlerden hazırmasa bilinen ilk fotoğraftır . Bu fotoğraf 1892 yılında kaybolmuştur . Bir diğeride 1824 yılında çekilmiş ve Chanon penceresinden gözüken manzara adını almıştır .

'Héliographie Sur Plaque D'argent' Niepce'nin bir çalışması

1826 yılında hemen hemen iflas etmiş bulunan Niepce , Louis Jacques Mande Daguerre ile tanıştı . Canlı manzaralar ve ışık oyunları tiyatrosunun sahibi olan bu zat dekoratör bir ressamdı . Daguerre karanlık oda vasıtasıyla gözü yanıltan ve gerçeğe çok yakın tablolar elde etmeyi başarıyordu . Niepce'nin elde ettiği başarılarla yakından ilgilenen Daguerre 1829 yılının 14 aralığında onunla birleşti . Birlikte çalışmaya başladıktan 4 yıl sonra Niepce , öldü . Daguerre yalnız kalınca araştırmalarına büyük bir gizlilik içinde devam etti . Israrla gümüş iyonür yöntemi üzerinde duruyordu . Daguerrotype'da (kendisi tarafından icat edilen fotoğraf makinesi) cilalı ve iyotlu bir gümüşle bakır levha kullanılıyordu . Karanlık odadaki beklemeden sonra , levha ısıtılmış civa buharına maruz bırakılıyordu . Civa madeni gümüşle karışarak gizli resmi meydana getiriyor ve sonunda resim , altın sarısı bir zemin üzerinde güzel bir siyahla belirleniyordu , bu altın sarısı zemin etkilenmemiş gümüş iyodürdü .

Louis Jacques Mande Daguerre (1789-1851)

Gümüş iyodürü eritebilmek için Daguerre , mutfak tuzuyla hazırlanmış sıcak bir yıkama tatbik ediyordu . Daguerre , 1819 yılından beri hararetle tavsiye edilen ve bugün de tatbik edilen sodyum hiposülfitle resmi tespit yoluna gitmişti . Bencil bir kişiliğe sahip olan Daguerre , Niepce'ye borçlu olduğu şeyleri gayet iyi bilmesine rağmen yöntemini kendi adıyla ortaya koydu . Başlangıçta bu yöntemle kimsenin ilgilenmemesi üzerine Daguerre bilim akademisi daimi sekreteri François Arago'ya başvurdu . Akademinin 7 Ocak 1839 tarihli oturumunda Daguerre'nin buluşu büyük kabul gördü . Fransız parlamentosu buluşu satın almaya karar verdi ve 1839 yılının Haziran 15'inde , içişleri bakanı Tanneguy Duchatel kontu , Millet Meclisi'nde hazırlanmış özel bir seansla bu yeni buluşu açıkladı . İçişleri bakanı o gün aynen şu cümleleri kullandı ; ' Fransa , ülkemizin onur duyduğu en mükemmel buluşlardan birini dünyaya hediye etme şerefini yabancı milletlere bırakmak istenmemektedir . '

Daguerrotype

Ancak ne varki Daguerre'le akademiye , oradan da parlamentoya giren bu büyük buluşu Fransızlara ve Daguerre'e maletmek büyük bir yanılgı olurdu . Fotoğrafçılık farklı milletlerden sayısız kişinin ortak buluşu idi . Bu devrin L'illustration adlı gazetesinin kolleksiyonlarına göz atacak olursak yalnızca Daguerre adının debdebeli bir biçimde ortaya atıldığını görürüz . 1852 yılında Dauerre öldü . Onun , arkadaşı Niepce'ye karşı gösterdiği değerbilmezliği Fransız hükümeti , bir dereceye kadar hafifletmek istercesine , Niepce'nin oğlu İsidor'a ömür boyu aylık bağladı .

Daguerrotype ortaya çıkar çıkmaz muazzam bir kabul gördü . Aygıtın piyasaya çıkmasından birkaç hafta sonra , yapımcılar durmadan malzeme satmaya başladılar . Şimdi artık sayısız Daguerrotypeler türemişti , ayrıca poz verme süreside 10-15 dakikadan birkaç saniyeye düşmüştü . Bu akıllara durgunluk veren aygıt özellikle Amerika'da doğudan batıya doğru büyük bir hızla ilerlemeye başladı . Bu arada İngiltere , Fox Talbot ve Calotype sayesinde kağıt üzerinde yapılabilecek bir basım yöntemini geliştirmeye başladı . David Octavius Hill , Adamson'la birlikte ikiyüz kişinin resminden meydana gelen kocaman bir fotoğraf-tablo hazırladılar . David Octavius Hill çok namli bir portre fotoğrafçısı olarak ün yaptı . Aydınlanma , gölge ve ışık ayarlamasında gösterdiği ustalıkla ün kazanan eserleri 140 yıl sonra bile değerini yitirmemiştir .

1846 yılından itibaren kağıt üzerindeki negatif-pozitif yöntemi tamamen daguerrotype'ın yerini almıştı . Blanquet Edward , Legray , yazar Maxime Du Camp , Negre gibileri kağıt üzerindeki büyük sayıda klişe elde ettiler . Bu klişeler , tuzlu kağıda , yani gümüş klorürüne çekilmişti . 26 Ekim 1847 yılında kimyager Chevreuile , Fransız akademisine Niepce'nin kuzeni Abel Niepce de Saint Victor'u takdim etti . Bu zat albümli cam üzerinde negatifi bulmuştu . Daha sonraları Lagray colloidon yöntemini yerine oturttu . Lagray 20 saniyede gölgede olsa bile hatırı sayılır negatifler elde etti . Bu buluş Scott Acher tarafından geliştirildi . Colloidon tekniği son derece nazik bir teknikti . Plak , klişenin alınmasından hemen önce hazırlanmalı ve henüz nemli iken fotoğrafı çekmeliydi . Dışarıda yani açık havada , uzak noktaların fotoğrafını çekmek söz konusu olduğu zaman , fotoğrafçıyla asistanının plakaları hazırlamak ve develope etmek için ışık geçirmeyen bir çadır laboratuvarına gereksinmeleri vardı . Bu beceri istiyen işler istediği kadar karmaşık olsun yine de fotoğrafçıları yıldırmıyordu .

1830'a doğru portre fotoğrafçılığının devri başladı . Bunlar arasında Nadar , gerçek adıyla Gaspard Felix Tournachon en önemlisi idi . Bu fotoğrafçı eşine az rastlanılır bir portre koleksiyonu hazırlamıştı . Bu koleksiyondaki resimlerin esas değerini pozların basitliğinde ve yüz ifadelerindeki doğal görünümünde aramalı idi . Felix'in yanı sıra Parisli başka fotoğrafçılar da büyük rağbet gördüler . Bunlar arasında III.Napoleon'nun resmi fotoğrafçısı Pierre Petit'in önemli bir yeri bulunmaktadır .

Gaspard Felix Tournachon diğer bir adıyla Nadar (1820-1910)

1855 Taupenot'un çalışmalarından sonra kuru colloidonla ilgili bir yöntem sonucu birçok araştırıcı gümüş bromür ve jelatinden oluşan bir duyarkat üzerinde durdular . 1878'e doğru , Amerikalı' Charles E. Bennet olgunlaşma fenomenini bularak negatif plakaların , özellikle enstantaneler için yeterli bir hız sağlıyordu . Öyle ki , bu yöntemle fotoğraf makinesi artık rahatlıkla elde taşınabilir bir duruma gelmişti .

George Eastman (1854-1932)

Nihayet 1888 yılında George Eastman'nin pelikülleri ticari bir madde haline getirmesiyle modern fotoğrafçılık doğmuş oldu . George Eastman fotoğraf makinesine K O D A K adını vermişti . Eastman ilkin duyarlı kağıtlar , sonra da selüloid filmleri kullanıyordu . Artık insanoğlu mutlu ve mutsuz olayların gözlemcisi olabiliyordu ve en önemlisi , geçmiş zamanı olaylarıyla birlikte belli kesitlerle dondurabilip kalıcı kılabiliyordu . Belki de bu durum sonsuz yaşam isteminin teknik sahada ilk yansıması idi .


FLAŞ ÇEKİMLERİ

Fotoğraf makinelerinin flaşları iki cinstir , makinelerin entegre parçası olan gömme flaş ünitesi (kompakt makinelerde çok yaygındır) , ve makinenin üstündeki özel bir yuvaya takılan ayrı flaş ünitesi (Slr'lerde çok yaygındır , bazı kompaktlara da takılabilir) .

Flaş ünitelerinin hemen hemen hepsinde konudan yansıyan ışığı ölçen ve flaşın çakma süresini kontrol eden ışığa duyarlı bir foto elektrik hücre vardır . Buna karşın özel kullanımlı flaş üniteleri olan bazı makineler flaşın çakma süresini filmden yansıyan flaş ışığını ölçerek ayarlar ve film tam olarak pozlandığı zaman flaş ışığını keser . Bu özel üniteler , yuvalarına bir kez takıldıktan sonra , makinenin bir parçası haline gelirler . Makinenin devrelerine kitlenerek flaş verimine uyum sağlamak için gereken enstantane ayarını yaparlar ve makineden aldıkları diyafram ayarı ve film hızı bilgilerini değerlendirerek be kadar flaş ışığı kullanılması gerektiğini tespit ederler .

Kırmızı Göz Eski kompakt makinelerdeki gömme flaşlarının zaman zaman yarattığı ve kırmızı göz olarak bilinen sorun , çekilen resimde insanların gözbebeklerinin parlak kırmızı gözükmesidir . Bunun nedeni , flaşın makinenin objektifine çok yakın olmasıdır . Sabit ve öne doğru bakan bir flaş kullanıldığı zaman bu sorunla karşılaşmak kaçınılmazdır . (Daha kaliteli kompakt modellerde geliştirilmiş tasarımlar kırmızı gözü ortadan kaldırmışlardır.) Slr'ler daha büyük olduklarından flaş kafasıyla objektif arasındaki uzaklık bu etkiyi ortadan kaldırır .

D o ğ r u P o z l a m a , E n s t a n t a n e V e D i y a f r a m A y a r ı

En basitinden en gelişmişine dek bütün fotoğraf makinelerinin dört temel ortak parçası vardır ; objektif , diyafram , obtüratör ve vizör . Konudan gelen ışık önce objektifte toplanır ve odaklanır . Sonra diyaframdan , yani objektifin içindeki bir diskin ortasında bulunan delikten , geçerek obtüratöre ulaşır . Fotoğraf makinelerinin çoğunda obtüratör filmin tam önüne yerleştirilmiştir . Obtüratör ışığı geçirmeyen bir perdedir . Fotoğraf çekerken belli bir süre açık kalarak objektiften gelen ışığın film üzerine düşmesini sağlar . Vizör ise makineyi konuya hedeflemeye yönelik bir düzenektir .

Bu bölümde anlatacağımız en önemli konu aslında doğru pozlandırmadır . Pozlandırmayı üç ana etken belirler . Birincisi filmin ışığa olan duyarlılığı ya da hızı , ikincisi objektifin diyafram açıklığı , üçüncüsü ise obtüratörün açık kalma süresi ya da enstantanedir . Doğru pozlandırma yeni başlayanlar için oldukça zor gözükse de zamanla oluşucak deneyimlerle en mükemmele yaklaşmak mümkün olucaktır . Yaklaşmak diyoruz çünkü gerçekten doğru pozlandırmanın kusursuz olması hemen hemen imkansızdır .

Bugün mukemmel pozlandırma için birçok profesyonel fotoğrafçı otomatik ışık ölçerlerden yararlanmaktatır . Diyafram ayarı objektiflerin üzerindeki f sayılarıyla hazırlanmış bir halkayla yapılır (f2 , f2.8 , f4 , f5.6 , f11 , f22 gibi) . Herhangi bir f sayısından bir önceki küçük sayıya geçmek diyaframın açıklığını büyütür ve içeriye iki misli ışık girmesini sağlar . Enstantane , üstünde saniyenin kesirleri işaretlenmiş bir başka halkayla ayarlanır (1/8 , 1/15 , 1/250 , 1/500 gibi) . Halkayı 125'ten 250'ye çevirmek obtüratör perdesinin daha kısa bir süre açık kalarak diyaframdan gelen ışığın filmin üstüne düşme süresini 1/125 saniye yerine 1/250 saniyeye düşmesine neden olur . Günümüzdeki çoğu gelişmiş SLR makineleri bu tip ayarları otomatik yapmaktadır ama bir fotoğrafçı gerektiği zaman bu tip ayarları değiştirmeyi bilmelidir . Aksi taktirde makinenin kendi kurguladığı kareyi çekmeye mahkumdur ...
 

R e n k l i F i l m


Renkli film hem profesyonel hem de amatör fotoğrafçıların en çok kullandığı malzemedir . 35mm'lik makinelerin çok popüler olmasından ötürü , bu tip makinelerde kullanmak üzere aralarından seçim yapabileceğiniz çok sayıda renkli film markası vardır . Başlıca iki renkli film çeşidi bulunur : karta basılan resimler için kullanılan renkli negatif ve slayt elde etmek için kullanılan renkli saydam (renkli diapozitif) filmler .

Siyah-beyaz filmden farklı olarak renkli film , belirli renk ısısındaki bir ışıkta pozlandırılmak üzere yapılmıştır . Genellikle beyaz olarak düşündüğümüz ışık , aslında yedi adet spektrum renginin birleşmesinden oluşmuştur . Bu ışık renklerinin birbirleriyle farklı orantılarda birleşmeleri farklı renk ısılarına sahip ışıkların oluşmasını sağlar . İnsan gözü ve beyninin öyle bir uyum yapabilme yeteneği vardır ki , farklı renk ısılarına sahip çoğu ışıkta bile nesneleri gerçek renkleriyle algılarız . Oysa , renkli filmde durum böyle değildir .


Örneğin , eğer makinenize gün ışığının renk ısısına uygun bir film takıp ve evlerde kullandığımız tungsten ampul ışığında fotoğraf çekerseniz , resim turuncu çıkacaktır . Tungsten ışığının renk ısısı , gün ışığına göre daha düşüktür . Bu yüzden bu ışıkta , spektrum renkleri arasında daha düşük bir enerji seviyesine sahip olan turuncu dalgaboyu hakim olucaktır . Böyle bir durumda istenmeyen renk sıçramasını önlemek için makinenizin objektifine filtre takabilirsiniz .

İSO numaralarıyla işaretlenmiş olan film hızı , filmin ışığa karşı duyarlığını gösterir . Filmin duyarlığı arttıkça , doğru pozlandırılmış bir resim ortaya çıkarmak için daha az ışık yeterli olur . Konuya uygun bir film hızı kullanmak çok önemlidir . Loş ışıkta ve yavaş bir filmle (İSO 50) , kullanılacak en açık diyaframda ve olabilecek en yavaş enstantanede bile , resmin pozlandırılması yetersiz kalabilir . Aynı koşullarda İSO 400'lük bir film (sekiz kat daha hassas) size iki durak küçük bir diyafram seçme (eğer netlik derinliği önemliyse) ya da iki durak daha hızlı bir enstantane seçme olanağı verir (eğer konunun hareketi ya da makinenin titremesi önemliyse) .
S i y a h B e y a z F i l m


Renkli filmlerin yaygınlaşması , günümüzden sadece 45 yıl öncesine dayanır . Yine de geçen bu kısa süre içinde siyah beyaz fotoğraf giderek günlük hayattan uzaklaşmış ve günümüzde sadece bir sanat dalı konumuna gelmiştir . Siyah beyazın sağladığı yalınlık , güç ve ton çeşitliliği , fotoğrafçılığın her alanında kullanılabilir .

Piyasada bulunması zor bir film olan Agfa Dia Direct dışında , bütün siyah beyaz filmler , sonuçta kart baskısı için kullanılan negatifleri oluşturacak şekilde tasarlanmıştır . Işık kaynağının renk ısısı , renkli filmlerin aksine siyah beyaz filmlerle elde edilen görüntülerden etkilenmez .

Siyah beyaz filmler arasında hızlı filmler yavaş filmlere göre çok daha grenli (noktalı) bir görüntü verir . Bunun sebebi filmlerdeki kimyasal bileşimlerin farklılığıdır . Hızlı filmlerin ışığa duyarlı emülsiyon tabakasında kullanılan gümüş tuzcukları yavaş filmlere oranla daha büyük topaklar halindedir . Aşırı büyütülmüş fotoğraflarda , bu topaklar netliği engelleyebilecek grenli bir doku olarak görünür . Bu doku çok belirginse , ayrıntıları keskin olmayan , düşük kontrastlı bir görüntüye yol açar .

İSO 64 ile İSO 100 arasındaki bütün siyah beyaz filmler , yavaş filmlerdir . Bu tür filmler az ışıkta çalışmak için uygun olmasa da daha aydınlık ortamlarda kullanıldığında verdiği olağanüstü ince grenli sonuç , detay ve kontrast açısından çok iyidir . Yavaş filmler , doğa , manzara fotoğrafları ve portreler için uygundur .

İSO 125 ile 400 arasında değişen orta hızlı filmler en çok kullanılan , genel amaçlı , siyah beyaz emülsiyonlu filmlerdir . Daha hızlı olmalarının verdiği avantaj , görüntüdeki grenlerin artması sorununu fazlasıyla telafi eder . Bu filmlere uygun konular da , yavaş filmlere uygun olan konuların benzeridir .

Hızlı filmler İSO 400 ile İSO 3200 arasındadır . Bu grubun üst sınırındaki filmler karta basıldığı zaman oldukça belirgin bir gren oluşur . Konu dikkatle seçilirse , bu tür bir etki , görüntünün vurgusunu arttırabilir . Bu filmler , az ışıkta çalışırken , özellikle de hareketi dondurmak üzere hızlı bir enstantaneyle kullanırken idealdir .  Tavsiyem Şudur Gerekmedikçe  100 asanın dışına çıkmayın  100 Asada Gren gorulmeyecek kadar azdır.

 

Kaynak: http://www.geocities.com/perspektifler/index.html

 

ANASAYFA


1