Bu hayat bitti, yenisini getirAlbinoni’nin Adagio’su onda hep aynı şeyleri çağrıştırıyordu: Sonu, bitmeyi, ayrılığı ve ölümü... Oysa, Adagio yavaş demekti ve bitmekle, sonla bir ilgisi yoktu. Niçin, neden böyle hissediyordu, bilmiyordu. Kemanın hüzünlü sesi mi, yoksa çellonun o eşsiz tınısı mı, biten, yitip giden şeyleri ona hatırlatıyordu? kavrayamıyordu. Albinoni’nin
Adagio’su çalarken, hava kapalı olmalıydı. Yağmur yağmalı, rüzgar esmeli ve
sonbahar yaprakları pencereye çarpmalıydı. İçi titremeli, gözlerinden yaşlar
akmalı ve yitirilen bir şeyler olmalıydı.
Yitirilenler, yakınlar olabilirdi. Sevilen, sayılan, hiç ayrı düşülmeyecek
sanılan yakınlar... Günler boyunca konuşulan, kucaklanan, dertleşilen gönül
dostları.... Ve ansızın bir gün, bir telefon ile ölümcül hastalığa
yakalandıkları haberi alını verilen, daha sonra da “ne olur daha yaşasın”,
“inşallah kurtulur” umutlarıyla, o bitiş çizgisine ulaşmaları engellenmeye
çalışılan yakınlar...
Yitirilenler sevgililer olabilirdi. Karşılıksız aşık olunan, uğruna çok şey feda
edilen, tek vücut olunan sevgililer... Ve , günün birinde, hiç bir neden
olmaksızın yolunu ayıran sevgililer... Günlerce geri dönüşleri beklenilen ama
gelmeyen, ilk hayal kırıklığını yaşatan, kuşku tohumlarını serpen, aşk acısını
tattıran sevgililer...
Yitirilenler öğrenmek için senelerce emek verilen ve artık mükemmelleşilen
uğraşılar olabilirdi. Ve bir gün, son bir bakışla hafızalara kazınmak istenilen,
sevilenlerin içeride bırakıldığı bir odanın kapısı kapatılırken yüreğe dolan
hislere benzer duygular uyandıran, kapıları kapatmadan önce dönüp, dönüp tekrar
bakılan uğraşılar...
Yitirilenler umutlar olabilirdi. Hep ayakta ve dimdik durmayı sağlayan, bir gün
mutlaka gerçekleşeceği sanılan, yaşama sevincinin kaynağı olan umutlar...
Beklemekten yorulunmayan, her yeni gün ile birlikte yeniden tomurcuklanan,
yürekleri hoplatan, gönül ekmeği umutlar... Ve günün birinde, çöken hayal
sarayının altında kalan, hiç gerçekleşmeyeceği bilinen, onca yıldır boşu boşuna
beklenildiği anlaşılan umutlar... Bir kitabı alıp okuyabilirdi. Bittiğinde “bu kitap bitti, başkasını getirin” diyebilirdi. Bir yazı yazar, beğenmez, yırtıp atabilir ve yenisini yazabilirdi. Yemeği pişirirken yakar, tenceresiyle birlikte çöpe atabilirdi. Pek çok şey için “bitti, yenisini getir” diyebildiği halde, hayatı için diyemiyordu. Oysa diyebilmeyi çok isterdi. Yakınlarını yitirmişti, sevgililerini yitirmişti, uğraşılarını yitirmişti, umutlarını yitirmişti. Geriye dönüp baktığında, ağzına kadar dolu bir çöp sepetinden başka bir şey göremedi. Ciğerleri boş yere hava ile doldurmanın ne anlamı vardı ki? “ Hey garson, bu hayat bitti, başkasını getir!” demeyi çok istiyordu. Keşke yapabilseydi. Rüzgar eser, yağmur yağar ve sonbahar yaprakları camlara çarparken... Adagio’nun o sihirli nağmeleri çınlarken, biteni uğurlayıp, yeni yepyeni bir hayatı karşılayabilseydi.. Nazan Bilgel
|